"Hindistan Yavaştan Kendini Sevdirir" | Hindistan Gezi Yazısı | YOL HİKAYELERİM
“Hindistan yavaştan kendini sevdirir. Alır beni senden bana getirir.” demiş Mazhar Alanson, ne güzel söylemiş.
“Hindistan’ı ya çok seversin ya da nefret edersin.” derler ama Mark Twain daha güzel söylemiş sanki: “Hindistan insanın nefretten aşka, aşktan ise nefrete saniyeler içinde geçebileceği bir yerdir.”
Hindistan’a gitme fikri uzun zamandır aklımdaydı. Bir süredir felsefe konulu podcast’lerini dinlediğim Pelin Dilara Çolak’ın “Felsefenin İzinde” isimli projesinde Hindistan’a gitmesi ve buradaki bambaşka inançları aktarması heyecan bardağımı taşıran son damla oldu çünkü farklı din ve inanç sistemlerine olan ilgimi keşfettim. Böylece, bu yolculuğa çıkmak kaçınılmaz oldu.
Hindistan; mistik yapısı, çeşitli inanç sistemleri ve farklı kültür yapısı ile uzun zamandır ilgimi çeken bir ülkeydi. İnsanların önyargılarına rağmen benim için tam bir “konfor alanından çıkış” olacaktı, bu eşsiz maceranın bana çok şey katacağından emindim. Bu hissiyatla yol çıktım.
Hindistan’da İlk Gün: Başkent DELHİ
Incredible India seyahati Delhi Indira Gandhi Havalimanı’na inişimizle başladı. Indira Gandhi Hindistan’ın eski kadın başbakanı, bir suikast ile öldürülmüştü. Meşhur Mahatma Gandhi ile bir akrabalığı yok, tamamen soy isim benzerliği. Uçaktan indiğimizde havalimanının içinde bile hafif bir toz bulutu vardı. Nitekim, Delhi dünyada hava kirliliğinin en yoğun olduğu 2 şehirden biri (Pakistan’ın Lahor şehri ile birlikte). Öyle ki bu şehirde bir gün geçirmek 2 paket sigara içmeye eş değer düzeyde.
Havalimanında Airtel isimli firmadan lokal SIM aldıktan sonra dışarıya ilk adımımızı attık. Hava kirliliğini ciddi şekilde hissetmedik ama nereye baksak etrafta bir sis bulutu vardı. “Taksi” ve “tuktuk” diye bağıran sürücülerden kurtulup metroya doğru yürüdük. Metroda biletler gişelerden alınıyor, yaklaşık 25 cent’e bilet alıp bir durak sonraki Aerocity’de indik ve dinlenmek için otele doğru yürümeye başladık. Oldukça kaotik bir ortam bizi karşıladı çünkü sokakta gördüğümüz insanların büyük çoğunluğu erkekti ve hepsi büyük bir şaşkınlıkla bize bakıyordu. Kendimizi garip hissetsek de fotoğraf çekinmek isteyen insanlar dışında hiçbir sorun yaşamadık. Otele yaklaştıkça sokaklar daha kaotik olmaya başladı. Bu durum ilk izlenim olarak hafif bir tedirginlik yaratsa da gün geçtikçe kaosun bu ülke için bir gerçeklik olduğunu anladık.
Geceyi uçak yolculukları ve aktarmalarla geçirdiğimiz için gün içinde biraz dinlenmek üzere Hotel Pearl’e geçtik. Gün içinde sadece yanımızda getirdiğimiz barları tükettiğimiz için acıkmıştık bu yüzden otelin restoranında biraz çekinerek de olsa yemek yemeye karar verdik. Bu çekincenin sebebi, yıllardır internette gördüğümüz “Hindistan sokak lezzetleri”ydi. Yemeklerin hijyenik olup olmaması konusundaki bu soru işaretimiz ilk tadımdan sonra kayboldu çünkü yemekler çok lezzetliydi.
Günün akşamında Jaipur’a giden trene binmek üzere otelden ayrıldık ve Ola isimli uygulamadan çağırdığımız taksi ile tren istasyonunun yolunu tuttuk. Yol boyunca ülkedeki insanların ne derece yoksulluk içinde yaşadıklarını tanıklık ettik. Öyle ki, bu ülkedeki evlerin neredeyse yarısında tuvalet yok. İhtiyaçlarını ortak alanlarda, hatta sokak ortasında gideriyorlar. Taksi şoförümüz de “bir dakika” diyerek yol kenarında durdu ve duvara doğru tuvaletini yaptı. Ardından, yolumuza devam ettik.
Delhi’de çok sayıda tren istasyonu bulunuyor. Tren biletini aldıktan sonra istasyonun ismine dikkat etmek lazım. Tren istasyonuna geldiğimizde şehrin kaosunun içine tekrar düşmüş olduk. Trenler ne kadar dakik de olsa doğru treni ve vagonu bulmak pek kolay olmuyor. Etraftaki insanlara sora sora vagonumuzu bulduk. İnsanlar oldukça yardımseverdi, bazıları yardım ettikten sonra bahşiş istese de iyilik yapmak için yardım edenler çoğunluktaydı. Böylece, Jaipur’a gitmek üzere yola çıktık.
Hindistan’ın Pembe Şehri: JAİPUR
Hindistan’ın pembe şehri Jaipur’a vardığımızda ülkenin mimari anlamında en çekici şehirlerinden birine geldiğimizin farkındaydık. Tren istasyonu evsizlerin evi gibiydi. Hem içeride hem etrafında birçok evsiz insan yere örtü sermiş yatıyordu. Birçoğunun küçük çocuğu vardı. İçimiz acıyarak yanlarından geçtik ve metroya doğru yürümeye başladık. Yol boyunca birçok insan yanımıza gelip istediğimiz yere götürebileceğini söyledi, olumsuz yanıt verip devam ettik. Aralarından birisi sohbet açarak peşimize takıldı, iyi niyetli davrandık fakat bir yerden sonra metronun kapalı olduğunu ve boşa gitmememiz gerektiğini söyledi. Biz inanmayıp yolumuza devam ettik fakat arkamızdan takip etmeye başladı. Biraz sert çıktıktan sonra peşimizden ayrıldı. İnsanlara karşı kibar olmayı çok önemli bulurum ama burada biraz sert yüzümüzü göstermek gerekiyor yoksa insanlar bu iyi niyeti suistimal edebiliyorlar.
Metroyla şehrin turistik lokasyonlarına yakın olan Badi Chaupar durağına gittik. Metro durakları Hindistan genelinde oldukça sakin ve temizdi diyebilirim. Kısa bir yürüyüşün ardından Zostel Jaipur’a vardık ve bir sonraki güne enerji depolamak için uykuya daldık.
Sabah uyandığımızda, Zostel Jaipur yakınında Hawk View Restaurant & Bar isimli yerde geleneksel bir Hint kahvaltısı yapıp güne başladık. GetYourGuide’dan Soni isimli bir yerel rehber tuttuk, bizi gün boyu şehrin çeşitli lokasyonlarına götürdü. Tuktuk ile bizi otelin önünden aldı ve öncelikle en merak ettiğimiz yer olan Galta Ji Maymun Tapınağı’na doğru yola çıkardı.
İlk Tuktuk Deneyimi
İlk kez bir tuktuk (rickshaw) ile yolculuk ediyorduk ve bana göre oldukça keyifliydi. Hindistan trafiği de dillere destandır. Motorlar, tuktuklar, arabalar, hatta develerin ve fillerin içinde olduğu inanılmaz karışık bir trafik olmasına rağmen herkes bir şekilde sıyrılıp yola devam edebiliyor. Bu anlamda, dünyanın en iyi sürücülerinin Hindistan’da olduğunu düşünmeye başladık.
Hawa Mahal
953 küçük penceresi ile bir bal peteğini andıran Hawa Mahal, 1799 yılında zamanın kraliyet ailesindeki kadınların şehirdeki hayatı ve festivalleri halka görünmeden pencerelerin ardından izleyebilmesi için inşa edilmiş. Eşsiz bir Rajasthan mimarisine sahip bu yapı “Rüzgar Sarayı” ismiyle biliniyor. Galta Ji’ye doğru giderken Hawa Mahal’in önünden geçip güzelliği karşısında etkilenmeden edemedik.
Galta Ji Maymun Tapınağı
Galta Ji Maymun (Hanuman) Tapınağı şehrin bana göre en ikonik lokasyonu. Nitekim, bu tapınak maymunlarla dolu ve Hinduizm dinine mensup insanlar için bir hac merkezi. Buradaki maymunların bir Hindu tanrısı olan Hanuman’ın dünyada şekil bulmuş hali olduğuna inanıyorlar ve tapınak girişinden aldıkları jelibonlarla onları besliyorlar. Hinduizm’de tanrı inancı bizdeki gibi değil, tanrılara bakış açıları da bizimki kadar kutsal değil. Ülkede milyonlarca tanrı var, herkes istediği tanrıya inanıyor. Durum o kadar garip ki insanlar kendilerine yeni tanrılar yaratabiliyor.
Yerel rehberimiz Soni bizi Galta Ji’ye getirdikten sonra Sonu isimli bir genç rehberle tanıştırdı. Galta Ji’yi Sonu ile gezmeye başladık. Kendi yaşantısı ve Galta Ji hakkında birçok bilgi veren Sonu bizi maymunların yoğun olduğu bir noktaya götürüp maymunları üstümüze çıkardı ve fotoğraflarımızı çekti. İlk defa bir maymunla yakın temasta olan biz o kadar komiktik ki etrafımızı Hintliler kapladı ve fotoğraflarımızı çekmeye başladılar (Daha sonra komik olduğumuz için değil de yabancı olduğumuz için ilgilerini çektiğimizi anladık).
Galta Ji’nin bir kısmında insanların günahlarından arınmak için girdiği bir havuz bulunuyor. İçine girdikten birkaç adım sonra bir anda 15 metreye kadar derinleşen bu havuzda birçok insan boğularak can vermiş. Sonu kendisinin bile en az 20 kişinin boğulmasına tanıklık ettiğini söyledi. Bu can kayıplarından sonra önlem olarak suyun derinleştiği yere tutunmak için bir demir çubuk koymuşlar.
Galta Ji’de bir nevi Hindu haccı yapmış olduk. Tanrı Şiva veya Ganeşa veya Brahman veya en azından Hanuman kabul etsin diyelim.
Gaitore Ki Chhatriyan
Gaitore Ki Chhatriyan isimli bu anıt alanını buraya gelmeden önce duymamıştık ama yerel rehberimiz Soni buranın şehrin tarihi ve mimarisi anlamında önemli bir nokta olduğunu söyledi. Jaipur’daki el işçiliği yüzyıllar öncesine dayanıyormuş ve bu mirası hala devam ettiriyorlarmış. Şehirdeki yeni yapılarda bile yüzde 60 el işçiliği kullanılıyormuş. Bu anıt mezar alanında da bu el işçiliğinin en güzel örneklerini görmek mümkün. Burası 18. yüzyılda burayı yöneten “maharaja” yani hükümdarın emri ile inşa ettirilmiş ve yıllarca her maharaja öldüğünde kremasyonu (yakılma töreni) burada yapılmış.
Amber Fort
1592 yılında kum taşı ve mermer kullanılarak inşa edilen Amber Fort’ta (Amber Kalesi) uzun yıllar boyunca Jaipur’da hüküm süren Rajputlular ikamet etmiş. Bu kaleye zamanında filler üzerinde çıkıldığı için kale kapıları fillerin geçebileceği kadar büyük inşa edilmiş. Günümüzde de fillerle, jiplerle veya 10-15 dakika yürüyerek kaleye çıkılabiliyor. Fillerin günümüzde hala ulaşım aracı olarak kullanılması insanlar tarafından tepki görüyor. Biz de bu yolu kesinlikle tercih etmedik.
Kale oldukça ihtişamlıydı. Babürlülerin inşa ettiği kalelerdeki gibi halkın karşılandığı Diwan-i-Am ve özel konukların karşılandığı Diwan-i-Khas gibi avlular burada da vardı. El işçiliğinin yanı sıra cam işçiliği de gerçekten üst düzeydi.
Jaipur’da Akşam Yemeği
Yoğun bir günün ardından kendimizi ödüllendirmek için kaldığımız yere yakın olan ve yine yüksek puanlı Kebabs & Curries Company isimli bir restoranta gittik. Burada Butter Chicken, Tikka Masala Chicken, Garlic Butter Naan gibi Hindistan’ın geleneksel lezzetlerini tattık ve hafif baharatlı olmalarına rağmen çok beğendik. Hindistan mutfağı bizi mutlu etmeye devam etti.
Yataklı Tren Yolculuğu
Sabahın erken saatlerinde Zostel Jaipur’dan çıkıp metro ile Agra’ya gitmek üzere tren istasyonuna vardık. Yine insanlara sora sora vagonumuzu bulduk. Bu sefer yataklı bir vagondaydık ve üst kattaki yatakları almıştık. Alt kattaki yataklarda genelde aileler toplu bir şekilde oturuyordu. Örtü ve yastık kılıfı vermelerine rağmen çantamızı yastık gibi kullanmanın daha hijyenik olacağını düşünüp birkaç saat kestirdik. Bir diğer tren yolculuğuna kıyasla bu vagondaki tuvaletler pek temiz değildi. Yolculuğun son bir saatini de açık tren kapısından etrafı gözlemleyerek geçirdik. Etraf gerçekten çok pisti, tren raylarının etrafı çöp doluydu. Agra hakkındaki izlenimlerimiz yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştı.
Tac Mahal’e Ev Sahipliği Yapan Şehir: AGRA
Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldızdan birini temsil eden ve bir Türk-İslam devleti olan Babür İmparatorluğu için Agra büyük bir öneme sahipti. Uzun yıllar boyunca bu bölgede hüküm süren Babürlüler Agra’yı başkent olarak kullanmışlar. Öyle ki 5. Babür şahı Şah Cihan meşhur Tac Mahal’i buraya inşa ettirmiş.
Tren yolculuğunun ardından öğle saatlerinde bu kadim şehre vardık. Şehrin çok kaotik olduğunu daha önce okumuştum ama tren istasyonundan çıktığımız an bu gerçekle yüzleşmemiz çok ani oldu. Ayakta duracak bir alan bile yoktu. Arabalar, motorlar, tuktuklar ve insanlar iç içe geçmiş, bütün bir organizma gibi hareket ediyorlardı. Biz de kendimizi bu akışa kaptırdık ve hostele gitmek için taksi çağırabileceğimiz sakin bir alan bulma umuduyla kalabalığı takip ettik. Nihayet, etrafın biraz tehlikeli gözüktüğü ama kişisel alanımızın olduğu bir noktada yarım saat boyunca bir araç bulmaya çalıştık. Etraftaki karışıklıktan dolayı birçok araç konumumuzu kabul etmiyordu ve bu sırada etrafımızı para isteyen insanlar kaplıyordu. Sonunda, bir araç bularak bu kaotik ortamdan ayrıldık ve kendimizi hostele attık.
HOT – House of Travelers isimli hostel Tac Mahal’e yakın bir noktadaydı. Hostel girişi otantikti fakat odaları rutubetli ve havasızdı. Odada minimum zaman geçirecek şekilde kendimizi terasa attık. Terasta tanıştığımız insanlardan biri YouTube’da videolarını takip ettiğim Anıl Ünlü’nün arkadaşıydı. Onun buralara çok sık geldiğini söyledi. Agra’dan Anıl Ünlü’ye selam gönderip karnımızı doyurmak için hemen karşıdaki Heart of Taj Café & Kitchen isimli kafeye geçtik. Burada saatler geçirerek yemekten tatlıya, içecekten atıştırmalıklara birçok şey denedik. Kafenin sahibi Junaid ile de samimi olunca burası bizim favori mekanımız oldu. Akşamı da dinlenerek geçirdik ve bir sonraki yoğun tempo için enerji topladık.
Dünyanın 7 Harikasından Biri: TAC MAHAL
Tac Mahal… Bir sevgilinin kalbinin taştan bir tezahürü, sonsuzluğun yüzünde bir gözyaşı damlası gibi…
Hindistan dendiğinde akla ilk gelen, dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Tac Mahal; Agra’daki ilk durağımızdı. GetYourGuide üzerinden tuttuğumuz yerel rehber ve araç ile Tac Mahal’in yolunu tuttuk. Sabah 7-8 gibi giriş yaptık çünkü bu saatler Tac Mahal’in en sakin olduğu zaman dilimiydi. Tac Mahal’e girmek ve anıt mezarı gezmek için biletimizi https://asi.payumoney.com adresi üzerinden 15 Dolar’a aldık. Komplekse girdik ve Tac Mahal’in bahçesine açılan görkemli giriş kapısının önünde durduk. Bu kapıda 22 adet kubbe vardı, bunlar Tac Mahal’in inşasının 22 yıl sürdüğünü ifade ediyordu. Kapıdan geçerken Tac Mahal’in ihtişamı sisler içinde karşımızdaydı. Gerek bahçe düzenlemesi gerekse binanın ihtişamı o an bizi içine çekmeye başladı.
Tac Mahal, Şah Cihan’ın 14. çocuğuna doğum yaparken vefat eden eşi Mümtaz Mahal’in anısına yaptırdığı bir anıt mezar aslında. Şah Cihan burayı beyaz mermer ve harika bir el işçiliğiyle yaptırmış. Kompleks tamamen simetrik bir görünüme sahip. O kadar ki simetriyi bozmamak adına Tac Mahal’in sağ tarafına yaptırılan caminin replikası sol tarafa da yaptırılmış. Tac Mahal’de simetrik yapıyı bozan tek şey Şah Cihan’ın mezarı. Çünkü Tac Mahal’in yapımı bittikten sonra nehrin karşısına bunun aynısından siyah bir Tac Mahal yaptırmak istemiş Şah Cihan. Fakat, oğlu Erengzib babasının ülkenin hazinesini boşaltacağını düşünüp onu Agra Kalesi’ne hapsetmiş. Agra Kalesi’nden yıllarca Tac Mahal’i izleyen Şah Cihan bir gün vefat etmiş ve mezarı eşi Mümtaz Mahal’in mezarının hemen yanına koyulmuş. Yani, Tac Mahal’i simetrik şekilde yaptıran Şah Cihan’ın mezarı bu yapının simetrisini bozan yagane şey olmuş. Oldukça ironik… Şah Cihan’ın babası Şah Cihangir bir müslüman, annesi ise bir hinduymuş. Bu sebeple Tac Mahal’in üstünde İslam’ın simgesi hilal ve Hinduizm’in simgelerinden biri kokonatın olduğu bir işaret var. Bu da Tac Mahal’e anlam katan eşsiz ayrıntılardan bir tanesi.
Agra Fort
Babür İmparatorluğu’nun yüzyıllarca hüküm sürdüğü bölgeye Agra başkentlik yapmış. Kraliyet ailesi ve ordunun konakladığı Agra Fort’un (Agra Kalesi) inşası 1500’lü yıllarda başlamış. Her hükümdar buraya ek saraylar yaptırarak farklı bir dokunuşta bulunmuş bu yüzden kalenin son halini alması uzun yıllar sürmüş. Kalenin %25’inde kraliyet ailesi %75’inde ise imparatorluğun askerleri konaklıyormuş. Bu gelenek günümüze kadar devam etmiş. Şu anda bile kalenin %25’i ziyarete açıkken geri kalan kısmını Hindistan ordusu kullanıyormuş.
Fatehpur Sikri
“Fateh” zafer, “pur” ise şehir demek. 3. Babür İmparatoru Ekber Şah’ın bir sufiden duyduğu erkek çocuk kehaneti doğru çıkınca sufinin yaşadığı Sikri isimli köye kurduğu şehir burası. Şah’ın ölümünden sonra su sıkıntısı baş göstermiş ve insanlar bu şehri terkederek buranın “hayalet şehir” olarak anılmasına sebep olmuşlar.
Ekber Şah öyle enteresan bir adam ki İslam, Hıristiyanlık, Hinduizm ve Jainizm dinlerinin karışımı “Din-i İlahi” isimli bir din kurmuş. Ayrıca; biri Türk-Müslüman, biri Hıristiyan, biriyse Hindu olmak üzere 3 eşi varmış. Dolayısıyla, bu şehrin her köşesi farklı bir dinden semboller taşıyor. Ayrıca, şehirdeki cami kompleksinde bu sufinin mezarının bulunduğu bir dergah bile var.
Ekber Şah 3 eşi için küçük saraylar yaptırmış. Türk eşi için yaptırdığı saray oldukça bir kulübe gibiyken Hindu eşinin sarayı birkaç binadan olaşan bir kompleks gibiydi. Bunun sebebi, Şah’a tek erkek evlat veren eşinin Hindu eşi olmasıymış. Hindu eşi için vejeteryan yemeklerin pişirildiği ayrı bir mutfak bile ayarlanmış.
Bu gizemli şehir Agra’daki son durağımız Fatehpur Sikri oldu. Bir sonraki durağımız için de oldukça heyecanlıydık. Aynı zamanda biraz da gergin… Çünkü gideceğimiz şehir Hindu’ların ölüme uğurlandığı kadim şehir Varanasi’ydi.
İnsanların Yaşamak İçin Değil Ölmek İçin Geldiği Şehir: VARANASİ
Agra’dan bindiğimiz trenle 7 saatlik bir yolculuğun ardından Varanasi’ye vardık. Varanasi, ilk bakışta, diğer şehirlere nazaran biraz daha düzenli göründü. Ta ki dini ritüllerin gerçekleştiği gerçek Varanasi’ye varana kadar. Taksici bizi hostelin önüne kadar götüremeyeceğini söyledi ve 500 metre uzaklıktaki bir yolda indirdi. Neden böyle yaptığını internette hostelin yorumlarında okumuştuk. Bu bölgedeki yollar araçların sığamayacağı kadar dardı. Bu yüzden, durumu garipsemeden indik ve şehrin dar sokaklarına adım attık. İlk başta, tedirginlik yaşadığımızı söylemeyelim çünkü her ne kadar önceki günler korkutucu görünen sokaklarda yürüsek de bu sokakların darlığı bizi bir gettodaymış gibi hissettirdi. Başımıza bir şey gelse kimsenin ruhu duymaz gibiydi. Google Haritalar’ın bile düzgün çalışmadığı bu sokaklarda hostelin yolunu duvarlardaki oklar yardımıyla bulduk. Hostele yerleştiğimizde ilk işimiz çalışanlara bu sokakların güvenilir olup olmadığını sormak oldu. “24 saat güvenli” yanıtını alınca içimiz rahatladı, yeni bir “Hindistan normali” ile karşı karşıyaydık.
Akşam yürüyüşüne çıktığımızda karanlığın da etkisiyle sokaklar biraz daha tedirgin edici görünmeye başladı ama yavaş yavaş bu garipliğe alıştık ve akışına bıraktık. Varanasi diğer şehirlere nazaran daha çok turist gördüğümüz bir şehirdi ama bazı insanların şaşkın bakışarına yine maruz kaldık. Öyle ki bir adam dehşet dolu gözlerle bakıp “Japan?” diye sordu. Bizi Japon sandı. Hayatımda ilk defa böyle bir soruya maruz kalan biz kendimize gelmek adına akşam yemeği için Mount Everest Cafe & Restaurant’a gittik ve yine memnun kaldığımız bir akşam yemeği yedik. Akşam yürüyüşünün ardından tatlı yemek için Brown Bread Bakery isimli bir kafeye geldik. Biz Varanasi’deki ilk akşamı sonlandırırken gelin Hinduizm’in kadim şehri Varanasi’ye gelmişken biraz bu mistik dinden bahsedelim.
Hinduizm
Hinduizm; İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinin aksine peygamberi ve kitabı olmaması sebebiyle “mistik dinler”den kabul ediliyor. Brahma isimli yüce bir yaratıcıya inanıyorlar. Her şey ondan geliyor ve yine ona dönüyor. Hinduizm’de milyonlarca tanrı olduğu bilinir. Hatta, herkes dilediğince kendi tanrısını yaratıp onlara tapabiliyor fakat bu tanrıların hepsinin Brahma’dan geldiğine inanıyorlar. (İnanç çeşitliliği çok fazla olduğu için bunlar tüm Hindular tarafından bilinen salt doğrular olmayabilir.)
En bilinen Tanrılar ise şunlar:
Brahma: Evrenin yaratıcısı
Vişnu: Evreni dengede tutan ve yaşamın bir ahenk içinde devam etmesini sağlayan tanrı
Şiva: Yıkım tanrısı
Ganeşa: Engelleri kaldıran, şans getiren, yollar açan tanrı (fil suratlı olarak tasvir ediliyor)
Ganj Nehri’nin de Şiva’nın vücut bulmuş hali olduğunu inanılıyor çünkü bu nehir birçok Hindu için hayatlarının sona erdiği nokta.
İngilizce’de Tanrı anlamına gelen “God” kelimesine onlar daha derin bir anlam yüklemişler. Baş harflerden yola çıkarsak, Hinduizm’de “üç yüzlü ilah” olarak bilinen tanrı aslında üç ayrı fonksiyonu olan tek bir ilahtır.
Generator: Yaratıcı (Brahma)
Operator: Devam ettirici (Vişnu)
Destroyer: Yıkıcı (Şiva)
Burada Hinduizm’in yaratım, devam edim ve yıkım şeklinde döngüsel bir din olduğunu görüyoruz. Reenkarnasyon inancı da bunun için en öne çıkan örnek.
Varanasi Hinduizm için kutsal bir şehir, bir nevi Hindular’ın hac merkezi. Aynı zaman Budizm’in doğum yeri. Buda aydınlanmasının ardından ilk kez bu şehirde havarilerin öğretilerini anlatmış. Bu olayın gerçekleştiği yerde bir Budist tapınağı ve müze var. Biz zaman kısıtından dolayı gidemedik ama gidebilmeyi çok isterdim. Bu şehir, kısaca, 5000 yıllık tarihi ile dünyada üzerinde hayatın devam ettiği en eski şehirlerden biri olarak biliniyor. Hatta, Mark Twain diyor ki: “Varanasi tarihten, geleneklerden, efsanelerden ve hatta onların toplamından 2 kat eski.”
Yıkım tanrısı Şiva’nın şehri olan Varanasi “insanların yaşamak için değil ölmek için gittiği şehir” olarak anılıyor. İnsanlar burada ölüp yakıldığında ve külleri Ganj Nehri ile buluştuğunda reenkarnasyondan kurtulup “mokşa”ya yani sonsuz huzura kavuşacaklarına inanıyorlar. Bu yüzdendir ki yaşadıkları bu yoksul hayat karşısında en ufak bir isyan emaresi göstermiyorlar. Kaderlerine boyun eğip iyi bir insan olurlarsa bir sonraki hayatlarında çok daha varlıklı bir ailede doğacaklarına inanıyorlar. Aksi takdirde, bir sonraki hayatlarında onlar için en kötü mertebe olan “köpek” olarak doğacaklar.
Bu sebeple, dünyadaki bu acı ve ıstıraptan kurtulmak isteyen insanlar (genellikle hastalar ve yaşlılar) bu şehre gelip ölüm orucu tutmaya başlıyorlar. Kendilerini fiziksel ve ruhsal olarak ölüme hazırlıyorlar. Ölmeden önce yapmaları gereken son bir iş kalıyor: bir insanın yanması için gereken 200-400 kilogram arası odun satın almak. Bu onlar için bir nevi kefen parası. Yeterince parası olmayan insanlar ise bu odun parası için dileniyor. Önceki yıllarda şehir ölmeyi bekleyen insanları misafir eden konuk evleriyle doluymuş fakat turizmin artmasıyla bu konuk evleri otellere dönüştürülmüş.
Hindular için kutsal olan bir diğer şey ise kuşkusuz Ganj Nehri. Bu şehre gelen Hindular’ın yaptığı ilk iş Ganj Nehri’ne girip yıkanmak ve günahlarından arınmak oluyor. Fakat, onları günahlarından arındıran bu nehrin için yüksek miktarda zararlı mikroorganizmalarla ve atıklarla dolu. Himalayalar’dan çıkan Ganj Nehri’nin bu temiz suyuna Varanasi’ye gelene kadar endüstriyel ve kimyasal atıklardan tutun, kanalizasyonlar bile karışıyor. Aynı zamanda, şehirde yakılan insanların külleri de bu nehre atılıyor. Hamile kadın ve çocukların bedenlerinin yakılmadan nehre atıldığını da hesaba katınca bu nehrin ne kadar “temiz” olduğunu siz düşünün. Hindistan hükümeti bile nehre göğsüne kadar girenlere ölümcül mikrop bulaşma ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor. Dolayısıyla, bu kutsal nehrin suyuna elimizi bile değdirmemeye özen gösterdik.
Varanasi’nin bir diğer dikkat çeken özelliği ise 17. yüzyılda kurulmuş bir tarikat: Agoriler. Bu tarikatın üyeleri kendilerini Şiva’nın müridi olarak tanımlıyor. Yamyamlık gibi tüm kötülükleri ibadetten sayan Agoriler zamanla devletlerin baskısıyla tapınaklarına çekilmişler ve kendilerini sadece ibadete vermişler. Fakat, bazıları yüzlerini boyayıp sokaklarda dileniyormuş. İşin kötü yanı ise şu; yakılan bedenlerin yanmayan kısımları Ganj Nehri’ne atıldıktan sonra kıyıya vurduğunda bu insanlar yamyamlık yapıyormuş.
Ganj Nehri’nde Tekne Turu
Gün batımında şehrin “ghat”larından biri olan Kedar Ghat’a inip Ganj Nehri’nde tekne turu için güvenilir birini aramaya başladık. “Ghat”, Ganj Nehri’ne inen merdiven anlamına geliyor ve Varanasi’de çok sayıda ghat bulunuyor. Kremasyon yani ölü yakma seremonileri bu ghatlarda gerçekleştiriyor. Birkaç kişiyle görüştükten sonra güvenilir ve uygun fiyatlı birini bulduk ve kişi başı 300 rupee’ye (3.5 dolar) anlaştık. Eski bir tekne ile 2 saatlik gün batımı turuna başladık. Kürekli tekne yerine motoru olan bir tekneye mi binseydik diye düşündük başta ama motorlu teknelerin çıkardıkları sesi duyunca bu tekne turunu sessiz ve huzurlu bir şekilde geçirmenin daha iyi olacağını anladık. 2 saat boyunca Ganj Nehri’nde yıkanan insanlara, ghatlarda yakılmaya başlanan cansız bedenlere ve küllerin Ganj Nehri ile buluştuğu anlara tanıklık ettik. Unutulmaz bir yolculuk olduğunu söylemeliyim.
Tanıklık ettiğimiz anlara biraz ara vermek adına Ada Adha isimli otantik bir kafeye geldik. Bu kafeye bir konuk evinin teras katında bulunuyor ve içeri ayakkabılarınızı çıkartarak giriyorsunuz. Sahibi bir Avrupalı diye düşündük çünkü menüde Hint mutfağının yanı sıra İngiliz ve Fransız mutfağından birçok yemek gördük. Karnımızı doyurup biraz soluklandıktan sonra şehri yürüyerek keşfetmeye başladık.
Ölü Yakma (Kremasyon) Seremonileri
Varanasi’ye geliş amacımız Hinduizm’de ölülerin son yolcukluklarına uğurlanma şekli olan kremasyon yani ölü yakma seremonilerine tannıklık etmekti. Şehirdeki ghatların neredeyse hepsinde gerçekleştirilen bu işlemde bedenler turuncu bir örtüyle sarılıyor, yakınları tarafından omuzlarda taşınıp onlar hazırlanmış olan odunların içinde yakılıyordu. Asıl kremasyon seremonileri Manikarnika Ghat’ta gerçekleştiriliyor. Ghat’ın büyük bir kısmı odunla kaplı ve önünde büyük bir kremasyon alanı var. Bedenler burada sırayla ateşe veriliyor. Biz Harishchandra Ghat’ta da etrafı açık bir şekilde bir kremasyon seremonisi gördük. Genelde, aile fertleri ateşin etrafında toplanıyor. Bu yüzden, buralara yaklaşıp fotoğraf/video çekmek uygun karşılanmıyor. İnsanlar için bir kurtuluş olan bu seremonide hiç ağlayan birine rastlamadık. Aksine, etrafta müzikler çalıyordu ve insanlar bu durumu çok doğal karşılıyordu. Biz de başta garipsesek de sonrasında onlara ayak uydurup tüm bu olan bitene alışmaya başladık.
Hem hava kirliliği hem de kremasyondan ötürü etrafta küller uçuşuyor ve vücudumuza yapışıyordu. Gün sonunda ıslak mendil ile burnumuzu temizlediğimizde mendilin karardığını gördük. Kim bilir hangi insanların külleri vücudumuza yapıştı diye düşünmeden edemedik.
Öte yandan, şehrin her noktasında dilenen “sadular” ile karşılaşıyoruz. Safran/turuncu renginde giysiler giyen “sadular” sefil bir yaşam sürüp sadakalarla yaşamlarını idame ettiren, kendilerini dünya nimetlerinden uzaklaştırmış kişiler oluyor. Yanınıza gelip bir şeyler anlatıp karşılığında para istiyorlar. Eğer vermezseniz sizi kötü karma ile lanetliyorlar.
Alamgir Cami
Bir Babür İmparatoru olan Alamgir tarafından bir Hindu tapınağından camiye çevrilen bu yapının avlusuna girerken ayakkabılarımızı çıkarmamızı istediler. Terasa çıkmak için de “bağış” talep ettiler. İki kişi 70 rupee’ye anlaşıp içeri girdik. Terasın manzarası gerçekten güzeldi. Bir taraf Ganj Nehri’ne bakarken diğer taraf şehrin gecekondu mahallesine bakıyordu. Mimari olarak etkilenmesek de şehre yüksek bir yerden bakmak iyi hissettirdi.
Aarti Seremonisi
Gün batımında kutsal Ganj Nehri ve tanrılar için gerçekleştirilen ateş seremonisi yani “Aarti seremonisi”ni izlemek için Dashashwamedh Ghat’a geldik. Aarti aslında birçok ghatta yapılıyormuş ama en büyük seremoninin gerçekleştiği yer burası. Seremoniden 1-2 saat önce gelmemize rağmen yoğun bir kalabalık vardı. Gösteri alanının hemen karşısında bir kafenin sandalye dizdiğini gördük ve oraya gittik. Kişi başı 300 rupee (3.5 dolar) karşılığında kafenin en önünden çok iyi bir açıyla seremoniyi izleme şansı yakaladık.
Seremoni başlamadan önce tekneler de kıyıya yanaştı ve bazı insanlar da tekne üzerinden bu seremoniyi izlediler. İnanılmaz bir kalabalık oluştu. Seremoni müzikle birlikte kendileri için ayarlanmış sahnelere çıkan göstericilerinin ateş ve ışıklı sembollerle 4 tarafa dönüp bazı hareketler yapmaları ile son buldu. Aarti kalabalık ile birlikte etkileyici bir gösteriye dönüştü. Bu ortamda bulunmak oldukça keyifliydi. Seromoni sırasında yanımda oturan Supratik ile de keyifli bir sohbet ettik, Hindistan’dan bir arkadaş daha edinmiş oldum.
Aarti seremonisinin ardından Varanasi’den ayrılma vakti gelip çatmıştı. Son durak Delhi’ydi. Varanasi’den Delhi’ye Indigo ile uçtuk ve Delhi’de geçireceğimiz yaklaşık 18 saatimiz vardı.
DELHİ’de Sokak Lezzetleri ve Kaos
Varanasi’den Delhi’ye Indigo firması ile uçuş yaptıktan sonra ilk gün memnun kaldığımız Pearl Hotel’e yerleştik. Yorgun olmamıza rağmen önümüzdeki koca akşamı değerlendirmek için kendimizi sokaklara attık. İlk durak 17. yüzyılda Babürlüler tarafından tasarlanmış bir alışveriş bölgesi olan Chandni Chowk’tu fakat planda bir değişiklik yapmak durumunda kaldık.
Kaosun Merkezi: Chawri Bazar
Metronun kalabalıklaşması sebebiyle Chandni Chowk’un bir durak öncesi Chawri Bazar’da inip yürüyelim dedik. Metro istasyonundan Chawri Bazar’a çıkmamızla gerçek bir Hindistan manzarası ile karşılaşmamız bir oldu. İnsan ve araç trafiğinin iç içe geçtiği, esnaflarla korna seslerinin birbirine karıştığı bir ortamda yürüyüşümüze başladık. Burası Chandni Chowk gibi bir alışveriş bölgesi olmasına rağmen daha çok yerel insanların takıldığı ve çok güvenli hissettirmeyen bir yerdi. Gittiğim yerlerde beni hiç yanıltmayan bir kaidem vardı: Kitap satılan yerden zarar gelmez. Fakat, burası kaidem için bir istisna oldu. Sahafların da yoğun miktarda bulunduğu caddelerde kendimizi biraz güvensiz hissetsek de başımıza bir şey gelmedi.
Chandni Chowk’da Sokak Lezzeti Denemesi
Issız ve karanlık ara sokaklardan geçip ışıltılı ve kalabalık Chandni Chowk sokaklarına kendimizi attık. Işıltılı ve kalabalık olan bu sokaklarda yürümek daha keyifliydi. Masala çayı yapan seyyar satıcılar, renkli elbiseler satan dükkanlar, sokak berberleri ve daha birçok farklı şeyi gördüğümüz bu bölge bizi Hindistan’da ilk defa sokak lezzeti deneyeceğimiz “Paranthe Wali Gali” isimli paratha’cıya çıkardı. Paratha, içine envai çeşit içerik koydurabileceğiniz hamur işi bir yiyecek. Yapılma şekli de nispeten “hijyenik” geldiği için sokak lezzeti deneyimi için bu kurumsal(!) yeri seçmiş olduk. En azından, içeride oturabileceğimiz iskemleler vardı. “Corn&cheese”, “chili&cheese” ve “peri peri” paratha’ları sipariş ettik. Öncesinde önümüze paratha’larla birlikte yiyebileceğimiz bir meze tabağı geldi. Bunların içinde; “pani puri”lerin içine dökülen yeşil sos, muz ve bal, patatesli bezelye, patlıcan söğüş gibi birbirinden tamamen alakasız şeyler vardı. Mezelerin tatları da pek iyi sayılmazdı ama paratha’lar gerçekten lezzetliydi, özellikle peynirli olanlar.
Delhi’de Küçük İngiltere: Connaught Place
Delhi’de ve Hindistan seyahatimizdeki son durağımız ise Connaught Place oldu. İngilizlerin sömürge döneminde inşa ettiği bu bölgede dünyaca bilinen markaların mağazaları bulunuyor. Türkiye’de bile şubesi olmayan Uniqlo da bunları dahil. Bu bölgede biraz dolaştıktan ve alışveriş yaptıktan sonra üstümüze 1 haftanın yorgunluğu çöktü ve dönüş öncesi biraz dinlenmek için otele geçtik.
SON SÖZ
Böylece, “Incredible India” seyahati sonlanmış oldu. Hindistan bana çok şey öğretti. Bambaşka hayatların ve inanç sistemlerinin mümkün olduğunu, insanın ilk bakışta farklı gelen şeylere ne kadar kısa sürede adapte olabileceğini ve yaşadığımız bu dünyada daha keşfedilmeyi bekleyen ne kadar yer olduğunu daha iyi anladım. Ama daha yolun başındayız. Hem ne demişler? “Yürümeye devam et, yol insanı terbiye eder.”




































Muazzam bir gezi yazısı olmuş. Sondan ikinci paragraftan anladığıma göre bütün bunları bir haftaya sığdırmışsın, ben iki-üç haftada ancak gezebilirdim sanırım. Gençken yeterince gezmemiş olmak büyük "keşke"lerimden biri oldu.
Bir de genellikle Hindistan'a gideceklere, oranın insanının bağışık olduğu ama turistlerin sıkıntı yaşayabileceği hastalıklara karşı aşı olmaları falan önerilirmiş, sanırım senin öyle bir tecrüben olmadı. "Gitsem negzel olur beya" listeme ekliyorum Hindistan'ı! 😂
You are the best